Biyografisi ve Başlıca Buluşları
Camillo Golgi’nin babası da aynı kendisi gibi bir doktordu. Camillo, günümüzde İtalya topraklarında bulunan Brescia yakınlarındaki Corteno köyünde (günümüzde bu köy “Corteno Golgi” olarak adlandırılmaktadır) dört erkek kardeşin üçüncüsü olarak dünyaya geldi. 1860’da Pavia Üniversitesi Tıp Fakültesine kayıt olana kadar, eğitimini doğduğu bölgede tamamladı.
O dönem üniversite arkadaşları arasında Enrico Sertoli ve Camillo Bozzolo gibi bilime katkı sağlamış insanlar bulunmaktaydı; buna ek olarak Golgi modern tıbba hatırı sayılır katkılar sağlamış Bartolomeo Panizza, Paolo Mantegazza, Cesare Lombroso gibi önemli isimlerden eğitim görmüştür.[1]
Golgi, 1865 yılında akıl hastalığında somatik ve kalıtsal faktörler üzerine bir tez yazıp bölümünden mezun oldu. Mezun olduktan sonra, 1868 yılına kadar, modern kriminolojinin kurucusu ve az önce de bahsettiğimiz gibi Golgi’nin hocası olan Cesare Lombroso’nun yönettiği, Pavia’daki San Matteo Hastanesinde bulunan sinir ve ruh hastalıkları kliniğinde çalışmaya başladı. O sırada araştırmalarının çoğu sinir sistemi, delilik, nöroloji ve beynin lenfatikleriyle ilgiliydi. Buna ek olarak, psikiyatrik rahatsızlıkların etiyolojisi (nedenleri) üzerine de araştırmalar yapıyordu. Kısa bir süre içinde klinik psikiyatride önemli teorik ilerlemeler sağladı.
Temmuz 1868’de beyin fonksiyonlarını ve hastalıklarını incelemek için daha rasyonel bir yöntem aramak adına Lombroso’nun kliniğinden ayrıldı. 1869 yılında bir süreliğine başka bir hastanede çalışmaya başladı. O sıralarda, deneysel tıpla giderek daha fazla ilgilenmeye başlamıştı.
Boş zamanlarında çok iyi arkadaşı olduğu Giulio Bizzozero’nun deneysel patoloji laboratuvarına uğrardı. Bu laboratuvarda Giulio Bizzozero’nun da yardımıyla histolojik teknikleri öğrenmeye başladı. Golgi’den üç yaş küçük olan Bizzozero, laboratuvarın yönetimini hocası Mantegazza’dan devralmıştı ve oldukça önemli araştırmalar yürütüyordu. Yani Golgi’yi histolojik ve mikroskobik araştırmalara başlamasının sebebi, bir yerde Bizzozero’ydu.[2], [3]
1872 yılında Pavia’da kadrolu bir profesör olarak nöroloji alanında öğretim ve araştırma yapma fırsatı bulamadığı için kronik hastalıklar hastanesinde çalışmak üzere Abbiategrasso’ya taşındı. Ardından 1873’ün başlarında hastane mutfağında inşa ettiği bir laboratuvarda nörolojinin gelişimi adına önemli buluşlarından biri olan “siyah reaksiyon“u (veya bugünkü adıyla “Golgi metodu“nu) keşfetti.
Siyah Reaksiyon Nedir?
Kısaca siyah reaksiyon (İng: “black reaction”), nöronları görüntülemeyi sağlayan bir tekniktir. Bu, günümüz teknolojisi ile düşündüğümüzde bize çok sıradan bir şeymiş gibi gelebilir; ancak 19. yüzyıl gibi bir zamanda biyolojinin özellikle de nörolojinin yeni yeni gelişmeye başlayan bilim dalları olduğunu hatırlamakta fayda var.
Golgi’nin buluşundan önce var olan nöron boyama teknikleri, bilim insanlarının dokuya zarar vermeden ve formu gizlemeden tüm nöronları net ve tam olarak görmelerini sağlayamıyordu. O zamana kadar araştırmacılar, sinir dokularını incelemek için farklı boyama teknikleri kullanıyorlardı. Bunlardan bir tanesi, günümüzde histolojide halihazırda kullanılan hematoksilen adı verilen koyu mavi veya mor renkli bir boyama yöntemini nöronlar üzerinde kullanmaktı; ancak boyanın nöronlara nüfuzu hücrenin boyutuna bağlı olarak değiştiğinden, bilim insanları nöron hücrelerini istedikleri gibi görüntüleyemiyorlardı.
Golgi’nin geliştirdiği ve tepkime sırasında siyah bir renge büründüğü için “siyah reaksiyon” adıyla anılan bu tepkime, bilim insanlarının nöronları ve nöral dokularını incelemesini sağlayarak, araştırmacıların sinir sistemini ve sinir sisteminin nasıl geliştiğini daha iyi anlamalarına yardımcı oldu.
Tepkimeye bu ayırt edici siyah rengini veren şey, sinir dokusunu potasyum dikromat ile sertleştirdikten sonra dokuya potasyum kromat ve gümüş nitratın uygulanmasıdır. Gümüş nitrat çözeltisi, potasyum kromat ile reaksiyona girdikten sonra, hücre zarı üzerinde gümüş nitrat parçaları oluşturuyordu. Bu parçaların siyah olması sebebiyle de yöntemin adı “siyah reaksiyon” olarak kondu.
Ancak Golgi’nin yöntemi kusursuz değildi. Örneğin belirli bir sertleştirilmiş doku örneğindeki tüm nöronları boyama konusunda başarılı değildi: Örnek başına, nöronların sadece %1-5 arasını boyayabiliyordu. Modern nöroanatomi ve nörohistolojinin gelişmesinin temelini atan bu buluş, bilim insanları tarafından 20. yüzyılın sonlarına kadar kullanıldı.[4], [8]
:format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2F920748c341fa178fd184d57d898e4a7a.jpeg)
Sonraki yıllarda da yoğun bir bilimsel faaliyetler yürüten Golgi, özel tıp dergilerinde çok sayıda çalışma yayınladı ve çok sayıda bilimsel kongreye katıldı. Özellikle o dönemde kabul gören sinir sistemindeki her şeyin tek bir sürekli ağ olduğunu iddia eden ancak günümüzde geçerliliğini yitirmiş bir teori olan Retiküler Teori’yi (İng: “Reticular Theory”) güçlendirmeye çalıştı. Ancak bu teori, sonradan beraberce Nobel Ödülü alacağı Santiago Ramón y Cajal tarafından, ilerleyen zamanlarda çürütülecekti.
Santiago Ramón y Cajal Kimdir? Golgi ile Ne Alakası Var?
Hayatlarının Nobel Ödülü gibi önemli bir konuda kesişmiş olmasından ötürü, Santiago Ramón y Cajal’dan da bahsetmekte fayda görüyoruz.
Nörobilimin babalarından kabul edilen Cajal, 1 Mayıs 1852 tarihinde İspanya’da dünyaya gelmiştir. Babası bir anatomi profesörüdür. Normalde sanatçı olmak isteyen Cajal, babasının ikna etmesi sonucu tıp okumaya karar verir. 1873’te tıp lisansını aldıktan sonra orduda doktor olarak, sıtma ve tüberküloza yakalandığı (ve neredeyse öldüğü) Küba seferine katılmış, dönüşünde Saragossa Tıp Fakültesi Anatomi Okulu’nda asistan oluktan sonra bilim kariyeri hız kazanmıştır. Cajal, Fransız ve İspanyol bilimsel dergilerinde, sinir sistemi, genel patoloji ve benzeri çeşitli konularda 100’den fazla makale yayınlamıştır.[11]
Ancak onu esas meşhur eden bu makaleler olmamıştır. Her ne kadar siyah reaksiyonun kaşifi değilse de bu tepkime üzerinde epey çalışmış, yöntemi ilerletmiş ve tekniğin daha iyi görüntü verebilmesini sağlamıştır. Böylece, Golgi’ye nazaran daha da detaylı incelemeler yapabilmiş, kuşların beyinlerinde yaptığı incelemeler sonucu sinir sisteminin birbirine temas etmekte olan tekil hücrelerden oluştuğunu keşfetmiştir. Bunun sonucunda dönemin nörologlarını ikiye bölen “Retiküler Teori” ve “Nöron Doktrini” (İng: “Neuron Doctrine”) arasındaki çekişmeyi de epey arttırmıştır.
Golgi’nin desteklediği Retiküler teori, az önce de bahsettiğimiz gibi nöronların fiziksel olarak tek bir ağ (veya “retikulum”) içinde birleşerek bir süreklilik oluşturduğununu söylüyordu. Cajal’ın desteklediği teori olan Nöron Doktrini ise, sinir sisteminin süreklilik gösteren bir ağ yapısında değil, diğer tüm dokulardaki gibi tek tek hücrelerden oluştuğunu ve biyokimyasal olarak birbirlerinden bağımsız çalıştıklarını iddia ediyordu. Cajal’ın yaptığı buluş ise bunu kanıtlar nitelikteydi. Ancak yine de Golgi, Cajal’ın teorisini kabul etmedi ve Retiküler Teori’ye olan inancından vazgeçemedi.
Ancak aradan geçen yıllar ve sonradan daha da hassas bir şekilde yapılan tekrar çalışmaları sonucunda Cajal haklı çıktı. Ancak tabii ki Golgi’nin muazzam katkılarını hiçe saymak olmazdı. İşte bu yüzden iki bilim insanı da zıt fikirleri savunmuş olmalarına rağmen, siyah reaksiyonun keşfi ve bunun açtığı önemli bilimsel kapılar nedeniyle 1906 Nobel Tıp/Fizyoloji Ödülünü paylaştılar.[5], [6], [7]
:format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2F2b29ed7919e0b8b8d56e18f3753f8e5e.jpeg)
Golgi’nin Diğer Başarıları
Birkaç sene Abbiategrasso’da yaşayıp siyah reaksiyonu bulan Golgi, bunun üstüne tendonlardaki sinir uçlarının keşfini de duyurmuştu: Bunlara günümüzde Golgi tendon organı denmektedir.
İlerleyen yıllarda Pavia’ya Genel Patoloji profesörü olarak geri döndü. Bu sırada Bizzozero’nun yeğeni ile evlendi. Pavia’ya geri döndükten sonra Golgi, sıtmanın nedenlerinin araştırılmasıyla ilgilenmeye başladı. Parazitin üç biçimini, üç ateş türünü ve sıtma parazitlerinin insan kanındaki döngüsü belirledi.[9] Burada da durmadı ve 1898 yılında, birçoğumuzun biyoloji derslerinde öğrendiğimiz, hücrede paketleme görevi gören Golgi cisimciğini tanımladı.
Golgi, uzun bir süre Pavia Üniversitesinde rektörlük yaptı ve aynı zamanda İtalya Krallığı Senatörü oldu. Birinci Dünya Savaşı patlak verince bir müddet askeri bir hastanenin sorumluluğunu üstlendi; ancak bu sırada da çalışmalarına devam etti. Golgi, çalışmaları nedeniyle bir çok derece ve ödül aldı, ama bunlardan en büyüğü kuşkusuz Santiago Ramón y Cajal ile birlikte aldığı 1906 Nobel tıp ödülüydü.[10]
Bilim için çalıştığı bir hayatın ardından normal sebeplerden dolayı 21 Ocak 1926’da 83 yaşında hayata gözlerini yumdu.
